Namaz Vakitleri
Görüntülenen Şehir:   Loading
Puan Durumu Loading
Gazeteler
  • Akşam Gazetesi
  • Bir Gün Gazetesi
  • Bugün Gazetesi
  • Cumhuriyet Gazetesi
  • Dünya Gazetesi
  • Fanatik Gazetesi
  • Fotomaç Gazetesi
  • Güneş Gazetesi
  • Haber Türk Gazetesi
  • Hürriyet Gazetesi
  • Millî Gazete
  • Milliyet Gazetesi
  • Posta Gazetesi
  • Radikal Gazetesi
  • Sabah Gazetesi
  • Sözcü Gazetesi
  • Star Gazetesi
  • Takvim Gazetesi
  • Taraf Gazetesi
  • Türkiye Gazetesi
  • Vatan Gazetesi
  • Yeni Akit Gazetesi
  • Yeni Asta Gazetesi
  • Yeni Şafak Gazetesi
  • Zaman Gazetesi

ENERJİ VE ÇEVRE KİRLİLİĞİ

Bu haber 501 kere okunmuş. 28/02/2020

ÇEVRE GÜNDEMİ

 

Değerli dostlar, bu haftaki sohbetimizin konusu, yaşamımızın kaçınılmaz gereklerinden birisi olan enerji ve onun çevreye etkileri üzerine.. Bildiğiniz üzere, insan türü 12.000 yıl kadar önce, gruplar halinde yaşamaya başlamış. O günden bu yana da, enerji insanların kullanımında.. Isınmak, pişirmek ve korunmak için ateşten yararlanarak kullanmaya başladıkları enerji, modern çağlarda ise yaşamın bütün alanlarının olmazsa olmazı haline geldi. Öyle ki, günümüzde enerjinin yokluğu, günlük yaşamın neredeyse bütün alanlarını durduracak bir noktaya kadar getirebilir bizi. Enerji konusunun bir yönü bu..

 

Diğer yönüne gelince.. Ne yazık ki, tamamen temiz hiç bir enerji türü yok dünyamızda. İlk insan topluluklarının bir mağarada barınırken çevresinde toplandıkları ateş, nasıl karbondioksit üreten bir kaynak idiyse; günümüzdeki kömürlü termik santraller de hem elektrik ve hem de yoğun karbondioksit üreten bir başka kaynak. Arada binlerce yıl var ama işin mantığı aynı. Enerji türleri, üretiminden tüketimine kadar geçen tüm süreçler boyunca, çevreye mutlaka zarar verir. Tüm enerji üretimlerinin mutlaka bir kirletme potansiyeli de vardır. Günümüzde herhangi bir enerji türünü adlandırırken, “temiz enerji” ifadesi kullanılıyor olsa bile, onun çevreye sınırlı miktarda zarar verdiği gerçeğini unutmamak gerekiyor.

 

İnsan türü, uzun yüzyıllar boyunca enerji ile doğanın kirlenmesi arasındaki bağlantıyı bir kaçınılmaz durum olarak kabul etme noktasında kalmış. Ne itiraz etmiş, ne de çare aramayı düşünmüş buna. Ancak, 18.yüzyıldan itibaren kömür enerjisi ve buharla çalışan makinelerin yarattığı sanayi devriminden sonra, kirliliğin ulaştığı boyutlar da büyük bir hızla artmaya başlayınca, önlem alma gereği hissedilmeye başlanmış. O zamanlar en önemli kirletici kömürmüş. Sonra 19. yüzyıldan itibaren buna petrol ve türevleri eklenmiş. Derken doğal gaz zuhur etmiş bu alana.. İşte saydığımız bütün bu enerji türlerine “fosil yakıtlar” diyoruz kısaca. Bu kaynaklar, insan türü daha ortaya çıkmadan milyonlarca yıl önce, dünyanın geçirdiği değişim sürecindeki tektonik hareketler sonucunda toprak altında kalan bitkilerin ve organik maddelerin geçirdiği değişime dayanıyor. Fosil yakıtların özelliği bu. Bunlara ulaşmak nispeten kolay, çok üstün bir teknoloji gerektirmiyor. Bu nedenle de, çok uzun yıllar boyunca kullanılmış kömür, petrol ve doğal gaz. Halen de kullanılıyor ve çok muhtemeldir ki, önümüzdeki yıllarda da kullanılacak.

 

Fakat fosil yakıtların kirletici özellikleri, artık küçük mavi gezegenimizin dayanma sınırlarını zorlamaya varınca, başka kaynaklar araştırılmaya başlanmış. Bu çerçevede, önceleri silah teknolojisinin gelişmesi yönünde kullanılan nükleer gücün, 2. Dünya Savaşı sonrasında bir enerji kaynağı olarak değerlendirilmesi düşüncesi, o zamanlar neredeyse bir kurtarıcı gibi görülmüş. Ancak ilerleyen yıllarda, bu yeni enerji türünün de iki temel sakıncası ortaya çıkmış. Öncelikle, nükleer enerji artıklarının depolanması, yok edilmesi çok büyük bir özen gerektiriyor ve oldukça da büyük bir maliyet yaratıyor. Sonra, yaşanan nükleer kazalar da, tüm yaşam formları üzerinde geri dönülemez yıkıcı etkiler bırakıyor. Bu nedenlerle, nükleer enerji geliştiği kadar hızlı bir şekilde,  gündemden düşmeye başladı. Dünyamız, kapatılan veya inşasından vazgeçilen nükleer tesislerle dolmaya başladı.. Diğer yandan, hala bu enerji türünü gündemine alanlar da var elbette.

 

Küresel ölçekle baktığımızda, hem fosil kaynakları ve hem de nükleer kaynakları, nihayetinde “Yenilenemez Kaynaklar” olarak nitelemek gerekiyor. Bunları tüketince, tekrar yerine koyma imkanı yok. Bu kaynaklar bir kez enerjiye dönüştürülünce tükeniyorlar. Dünyamızda ise artık 7,44 milyar insan yaşıyor ve bunların ihtiyaçlarını karşılamak için, karmaşık toplumsal yaşam ve üretim ilişkilerini sürdürmek için enerji gerekiyor. Bu nedenle yenilenemez enerji kaynakları yoğun olarak kullanılıyor. Bu kaynakların, suyu ve toprağı yoğun olarak kirletmesi ama özellikle atmosfer değerlerini bozacak noktaya kadar gelmesi, başka çözümler aramaya yöneltti insanları. Bu noktada, insan türünün enerji ihtiyacını karşılamak için “Yenilenebilir Kaynaklara” yönelme zorunluluğu ortaya çıktı. Yaşam devam ediyor ve enerjiye de ihtiyaç var. O nedenle, hidroelektrik, güneş, rüzgar, jeotermal, biomas (biyolojik atık), dalga ve hatta gelgit enerjileri gündeme alındı. Bu yeni enerji türlerinin ortak özelliği ise ileri teknoloji gerektirmesidir. 20. yüzyılın bilimsel ve teknolojik gelişimi olmasaydı, insan türü bu alanlara yönelemezdi bile. Bir defa kullanmamızla tükenmeyecek olan bu tür kaynakların değerlendirilmesiyle, hem dünyadaki kıt kaynakların yok olması durumunda çaresiz kalınmayacak ve hem de “daha az kirleten enerji” kullanılarak dünya çekilmez bir yer haline getirilmeyecekti artık. O dönem, atmosferimizdeki ozon tabakasının yok olması süreci yoğun olarak tartışılıyordu. Henüz küresel ısınmanın iklim değişimine yol açacağı hususu gündeme alınmamıştı ve yenilenebilir kaynaklara yönelme gereğinin hayati bir durum olduğu çerçevesinde, bilim insanları arasında bile ortak kanaat yoktu.

 

Ancak bu noktada bir başka tespit daha yapmamız lazım. Üretim ve toplumsal ihtiyaçlar çerçevesinde küresel anlamda ortaya çıkartılan, geliştirilen her yeni buluş, aynı zamanda bunu gerçekleştiren ülkelerin diğerlerine karşı bir tahakküm aracı olarak kullanmasını da beraberinde getiriyor. Buharlı lokomotif ve demiryolları, ortaya çıktığı çağlarda gelişmiş bir taşıma teknolojisiydi. Parası olan ülke, bu teknolojiyi satın alabilirdi şüphesiz. Ancak bu teknolojiyi kullanmak için gereken kömür kaynaklarına sahip olmayan ülkeler, lokomotif aldıkları andan itibaren kömür alıcısı da olmak zorundaydı. Bu örnek, otomobil veya uçak teknolojisi ile akaryakıt arasında da geçerlidir. O nedenle, çok genel bir değerlendirme ile fosil yakıtlara ve dolaylı olarak dışa bağımlılık, özellikle azgelişmiş ülkelerde çok önemli bir sorun oldu. Hele de, döviz getirici üretimi fazla olmayan ülkeler için. Dünya artık oldukça küçük bir gezegen. İletişim araçları çok yaygın ve 7,44 milyar insan görüyor, biliyor ve yeni buluşlardan yararlanmak, daha fazla tüketmek istiyor. Bu çerçevede, fosil kaynaklar tükendikçe ve insanlar yenilenebilir kaynaklara yönelmek zorunda kaldıkça, 21. yüzyılda ve gelecekte bu kaynaklarla enerji üretimini gerçekleştirecek ileri teknolojiye sahip ülkelerin, diğerleri üzerinde yeni bir hakimiyet kuracaklarını da söylemek gerek. Böyle giderse, durum tıpkı sanayi devrimi sonrasında yaşananların bir benzeri gibi olacak. Ancak bu tespite rağmen, günümüzde dünyada kullanılan enerji % 32 petrol, % 27 kömür, % 22 doğalgaz, % 5 odun, % 5 nükleer, % 2 hidro ve ancak % 7 yenilenebilir kaynaklara dayanıyor hala. Görülen o ki, değişim çok zaman alacak. Yenilenemez kaynakların, yerini yenilenebilir kaynaklara bırakması hemen olmayacak. Halen dünyada, enerji ihtiyacı için fosil yakıtlar ve odun kullanımı % 86 gibi yüksek bir seviyede ve enerji üretimi de hala çevre kirliliği yaratmaya devam ediyor. Bunun ve diğer faktörlerin kaçınılmaz sonucu ise atmosferde sera etkisi ve küresel ısınma yönünde oluyor.

 

Bu sonuçları ve dünyadaki enerji tüketiminin sadece % 1’ine sahip olan Türkiye’deki durumu incelemeye, haftaya devam edeceğiz dostlar. Hoşça kalın.

 

KUBİLAY S. ÖZTÜRK

YorumlarBu habere hiç yorum yapılmamış     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

2 + 6 = ?