Namaz Vakitleri
Görüntülenen Şehir:   Loading
Puan Durumu Loading
Gazeteler
  • Akşam Gazetesi
  • Bir Gün Gazetesi
  • Bugün Gazetesi
  • Cumhuriyet Gazetesi
  • Dünya Gazetesi
  • Fanatik Gazetesi
  • Fotomaç Gazetesi
  • Güneş Gazetesi
  • Haber Türk Gazetesi
  • Hürriyet Gazetesi
  • Millî Gazete
  • Milliyet Gazetesi
  • Posta Gazetesi
  • Radikal Gazetesi
  • Sabah Gazetesi
  • Sözcü Gazetesi
  • Star Gazetesi
  • Takvim Gazetesi
  • Taraf Gazetesi
  • Türkiye Gazetesi
  • Vatan Gazetesi
  • Yeni Akit Gazetesi
  • Yeni Asta Gazetesi
  • Yeni Şafak Gazetesi
  • Zaman Gazetesi

Doğal Denge ve Kararlara Katılım

Bu haber 534 kere okunmuş. 12/01/2021

Değerli dostlar, çevre sağlığı ve doğal dengenin istikrarlı bir şekilde sürdürülebilmesi,  hepimizi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü bu hususlar, yaşamsal öneme sahip. Küresel ısınmanın çeşitli sonuçlarını gördükçe, iklim değişikliğini fiilen yaşadıkça ve halen devam etmekte olan pandemi sürecinin dayattıklarına katlandıkça,  hepimiz bu realitenin de farkına vardık. Üstelik bu yaşamsal hususlar, nerede ikamet ettiğimize, seçimlerde hangi partiden yana tercih kullandığımıza, aileden gelen inanç ve kültürel değerlerimize, ait olduğumuz kökene, yaşadığımız coğrafyanın yerlisi mi yoksa sonradan gelip yerleşeni mi olduğumuza göre de değişmiyor. Hatta sadece insanlar için değil; bitkiler, hayvanlar, bakteriler ve tüm canlılar için de geçerli bunlar. Milyonlarca yılda oluşan ve muazzam bir uyumla sürmekte olan bu doğal denge, aslında bizi ve yaşam ortamımızı ayakta tutan yegane olgu. Bunu kendi elimizle bozmamamızın ise hiçbir mantıklı izahı olamayacağı ortada.

Peki nasıl bozuluyor bu denge? En basit anlatımla, hayata bütün farklı yönlerini dikkate alarak değil de, sadece bir açıdan bakmayı tercih etmekle başlıyor bozulma. Örneğin, doğal dengenin istikrarı ve devamlılığı yerine, en kısa sürede en fazla kazancı sağlamak hedeflenirse; “enerji yatırımı yapacağız” diye yola çıkılıp, tarım alanları veya su kaynakları mahvedilirse; filitesiz bacalarından kül ve duman saçan bir termik santral ısrarla çalıştırılmaya kalkılıp, koca bir kasabanın veya kentin insanları hasta edilirse; denge falan kalmıyor ortada. Yani hayatın bütün alanlarındaki uyumu unutarak davranmaya başladığımız andan itibaren, telafisi çok zor zararlar ortaya çıkıyor. Bunun çeşitli örneklerini tüm dünyada da, ülkemizde de görüyoruz maalesef. İnsan türü, aslında sadece zekasıyla değil, toplumsal ahlakıyla da bu dengesizliğe karşı çıkmak zorunda. Mesela çiftçinin birine uzatsalar da bir zirai ilacı, deseler ki “al bunu kullan, üç misli artacak verimin, ama küçük bir kusuru var bu ilacın, ürettiğini yiyen kanser olacak". Ne der buna çiftçi? “Bana ne, ben kazanayım da, birileri kanser olursa olsun” der mi? Yoksa “deli misiniz yahu, böyle şey olur mu?” diye karşı mı çıkar? Bunun yanıtı, o kişinin tercihine bırakılamaz değil mi? Zaten bu nedenle kamu kurumları var, adalet var. Bu gibi yaşamsal konular artık kişilerin ya da şirketlerin meşrebine, tercihine bırakılmıyor. Hatırlayın bu sayede Roundup tarım ilacına tüm dünyada davalar açıldı, şirket büyük tazminatlar ödemek zorunda kaldı. Demek ki, çağımızda “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyemiyor artık hiç kimse. Kamu çıkarı adına bir denetim mekanizması olması tercihi öne çıkıyor. Ortak akıl, ortak vicdan; bireysel çıkarlara tümüyle serbestlik tanımıyor, gerekince sınırlıyor. Yoksa hangi devlet, bir tarım ilacı yüzünden devasa sağlık harcamaları yapmaya ve vatandaşlarına zarar gelmesine razı olur? Örneğin birkaç gün önce, denizlerimizde hamsi avının 10 gün süreyle yasaklanması da bu kapsamdadır. Amaca ve niyete bakmak lazım bu konularda. Balık unu fabrikalarının talebini karşılamak için, henüz  gelişmemiş balıkları tonlarca avlayıp tüketmek yerine, biraz büyümelerine ve soylarını devam ettirmelerine izin vermek şart. Kamu otoritesi bu anlamda devreye giriyor ve “biraz durun” diyor balıkçılara. Kredi borcu olduğunu söyleyen balıkçıya “ertelerim” diyor, tezgahdaki satıcıya “sürdürülebilir kazanç için bekle” diyor ve kamusal çıkar uğruna, bireysel çıkara engel oluyor.

Bunlar doğru adımlar. Çevreye duyarlı  vatandaşların, aynı türden adımları bazı enerji yatırımları ve bazı madencilik faaliyetlerinde de beklemesi, bu çerçeve yorumlanmalı. Ülkemizde önemli sayıda vatandaşın, “siyanürlü liç” yöntemiyle çalışan özel altın madenlerine karşı olduklarını biliyoruz. Bu vatandaşlar diyor ki “altın madencileri, dağları taşları altüst edip kırıp parçalıyor, koca bir kütle meydana getiriyor. Sonra çevredeki su kaynaklarını sünger gibi emiyor, bu suya siyanürü de karıştırıyor ve o koca kütleye damlatmaya başlıyor. Bu yöntemle altın zerrelerini çekip alıyor. Fakat siyanürlü suyla kirlenen o devasa kaya ve toprak kütlelerini de yığıp bir kenara bırakıyor. Sonuçta hava, su, toprak hepsi birden kirlenmiş oluyor”. İşte bu itirazlara da kulak vermek gerek. Zira işini bitirince o şirketler gidiyor, bıraktığı kirlilik ise büyük bir sorun olarak yüzlerce yıl orada kalıyor. Ne yazık ki bu durumun somut örnekleri de var ülkemizde. Uşak Eşme, İzmir Bergama uzun yılardır dillerde. Ancak günümüzde hemen her yerde artık bu tür altın madenleri görülüyor. Bu çok ciddi bir sorun. Bir diğer eleştiri konusu ise bu şirketlerin üretiminden devlete bıraktığı payın, “beyan esasıyla” ve sadece belirli yüzdelere göre hesaplanıyor olması. Bu tür madencilik faaliyetlerinin getirisinin, bıraktığı zararın yanında çok küçük kaldığı iddiası önemli. Elbette maden de çıkar bu ülkeden, enerji tesisi de kurulur ama bir zarar doğurarak olmamalı bunlar. Hatta zararlıysa bu yöntemler, kötü ise önerilen teknoloji, o vakit “bırak, kalsın” da denilebilir bu şirketlere. Memleket zaten bizim, yarın daha uygun teknoloji bulunur, o vakit kendimiz çıkartırız. Bu kararlarda, anın gereği değil, uzun vadeli kamusal yarar esas olmalıdır. Ölçü bu kadar basit ama çok da güçlü.

Çevrenin sağlığını ve doğal dengenin korunmasını elbette kamusal yatırımlarda da gözetmek gerekli. Bunun çok önemli bir başka nedeni daha var. İhtiyaçlar pek çok ama kamu kaynakları kısıtlı. Tek tek vatandaşların veya çeşitli baskı gruplarının çıkarları birbirinden farklı olabiliyor.. Bu durumda tercih yapmak ve öncelikleri belirlemek ise kamu yöneticilerine kalıyor. İşte bu noktada seçilmiş veya atanmış yöneticilere kimin sesini duyuracağı hususu önem kazanıyor. Bir meslek grubu örgütlüyse ve yöneticilerle daha kolay diyalog sağlıyorsa, taleplerini duyurması da kolay oluyor. Çok daha geniş vatandaş kesimleri ise organize değilse, ne sesini ve taleplerini duyurabiliyor, ne de karar alıcılara yakın olabiliyor. Hatta çoğu kez, kendisini ilgilendiren konuları planlama, tartışma aşamasında değil de, karar alındıktan sonra ancak duyabiliyor. Bu durumun iki temel nedeni var. Birinci neden, yasal düzenlemelerdeki eksiklikler olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin bir kentin nüfus yoğunluğu, alınacak kamu yatırımı kararlarında çok önem taşıyor. Ülkemizde 2007 yılından  bu yana “Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi” var. Vatandaşlar bu temelde kolayca sayılıyor ve hemen sonuca gidiliyor. Fakat, mesela Edremit’in nüfusu 156 bin çıkıyor ve ihtiyaçlar, yatırımlar buna göre belirleniyor. Oysa yaz nüfusu 900 bin oluyor. Bu gerçeği de vatandaş, seçilmiş ve atanmış yöneticiler, herkes biliyor. Peki çözüm ne? Bazı yerel yöneticilerin yaptığı gibi, yazlıkçı hemşerilerden ikametlerini ilçeye taşımalarını istemek mi, yoksa bu sistemde bir yanlışlık olduğunu kabul edip yeni bir usul bulunması mı? İkinci neden ise, demokratik teamüllerin eksikliği olarak karşımıza çıkıyor. Malum artık “halk için, halka rağmen” diyerek iş yapılacak bir çağda değiliz. Bilgiye ulaşılması artık çok daha kolay. Dolayısıyla vatandaşlar, bilgi ağırlıklı bu dünyada kendilerinin hesaba katılmasını, isteklerinin sorulmasını, özetle kararlara katılmayı istiyorlar. Kararı verip teşekkür bekleyen klasik bürokrat tarzı, vatandaşa yeterli olmuyor bu çağda. Liman mı yapılacak, hastane yeri mi seçilecek, dağa cam balkon mu yerleştirilecek, kanalizasyon hattı mı imal edilecek, tüm bu konularda kamu otoritesinin açık, şeffaf ve ulaşılabilir olmasını istiyor vatandaşlar. Çünkü söyleyecek sözleri, iletilecek talepleri var ve bunu doğrudan yapmak istiyorlar. Partilerin ve temsil sisteminin artık yeterli olamadığının farkındalar. Doğrudan veya sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla yönetene ulaşıp, dertlerini aracısız anlatmanın peşindeler. Zira hiç kimse, yaşamla ilgili taleplerini artık bir dahaki seçime kadar ertelemek niyetinde değil. Yaşamın dinamiği çok hızlı. Yaşanılan günün sorunları da en kısa zamanda çözüm bekliyor. Sanırım dostlar, işte tüm bunlara özen gösterirsek, hepimiz için sağlıklı bir çevrede daha makul bir yaşam kurmak da mümkün olacaktır.

KUBİLAY S. ÖZTÜRK

YorumlarBu habere hiç yorum yapılmamış     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

5 + 8 = ?